Yozgat Konulu Yazılar

 

        Bu bölümde Yozgat’la ilgili kültürel ve sanatsal yazılardan seçmelere yer verilmiş, seçilen yazıların Yozgat’ı ve Yozgatlıyı tanıtır nitelikte olmasına özen gösterilmiştir.

 

BULUTLARIN OKŞADIĞI ŞEHİR

        19 Aralık 2012                                                                                                                                                                             Güzin BAKIŞOĞLU                                                                                                                                                                       

        Hep böyle miydi? Hatırlamıyorum ama, bir zamandır başımı gökyüzüne kaldırıp bulutları seyretmek bana inanılmaz keyif verir oldu. Kasvetle hiç alakası olmayan, ruhu okşayan farklı şekillerde küme küme bulutlar ne de güzel hayallere sürüklüyor insanı… Gülücükler dağıtarak ağır ağır salınışlarını, güneşle sarmaş dolaş hallerini seviyorum en çok. Biraz nazlı, biraz kaçar-kovalar gibi, biraz da gururlu ve bir o kadar da şirin görünüşleri yaşama dolu dolu baktırıyor insanı. Gökyüzünün sonsuz mavi derinliğinde sürüklenen seyyah olmuş bulutları gördükçe de, yine yollara koyulma arzusu uyanıyor içimde.  Bu kez bulutlardan açtım kapıyı! Lafı çok dolaştırmadan da asıl konuya getireceğim.

         Geçenlerde İç Anadolu’nun güzel şehri Yozgat’a gittim. Bunca yıldır ülkemizi köşe-bucak gezerim ve ilk kez bulutlarına hayran kaldığımı söyleyebileceğim bir şehirle karşılaştım. Yozgat semalarını süsleyen bulutlar o kadar yüksekteydiler, o kadar huzur dağıtıyorlardı ki ve öylesine bir ışık yerleşmişti ki üstlerine hayran kaldım!  Siz şimdi “aman canım bulut işte, her yerde aynıdır” deyip geçmeyin sakın, abarttığımı da sanmayın! Yozgat semalarında bulutlar gerçekten bir başka güzel… Hatta onlara hemen ”Yozgat’ı okşayan bulutlar” adını verdim ve unutulmamak üzere de belleğime yerleştirdim… Siz de gidin gözlerinizle görün ve bana hak vereceksiniz! Bu defa tarihi, doğası ve güzel insanlarıyla beni kendine çeken ve bulutlarına hayran kaldığım Yozgat’ı tanımak ve anlamak üzere birlikte yollara düşsek ne dersiniz? O zaman buyrun. Gidelim, gidelim de bir bakalım güzel bulutlarından başka Yozgat’ta neler göreceğiz. Haydi merakınız bol olsun.

 

        YOZGAT’TA BULUTLAR BİR BAŞKA GÜZEL

        Yolculuk metal kanatlı kuşla İstanbul’dan başladı. Önce Ankara’ya, oradan da 218 km karayolu üzerinden Yozgat’ta kalacağım otele vardığımda gece çoktan yarılanmıştı. Sekiz yıl aradan sonra tekrar bu güzel şehirde olma şansını yakaladığım için bütün yorgunluğuma rağmen çok mutluyum. Birkaç saat uykudan sonra zinde bir şekilde sabah güneşiyle uyanıp Yozgat’a bir merhaba demek pek keyif verici oldu.

        Bugün günlük güneşlik güzel bir gün. Ayrıca Yozgatlılar için çok da özel bir gün. Neden özel bir gün olduğuna da bir ara değineceğim. Şimdi buraya bir nokta koyalım ve Yozgat’ta gezmeye başlamadan önce tarihine kısaca bir göz atalım: Bereketli Anadolu topraklarının en eski yerleşik yaşanılan yerlerinden biri olan Yozgat 1320 m yükseklikte olan “Bozok Yaylası” üzerine kurulu. Kentin 45 km güneydoğusunda bulunan Alişar Höyüğü’nde yapılan kazılar sonucu elde edilen bulgulara göre, gözümüzde canlandıramayacağımız kadar uzun bir zaman öncesi insanoğlunun buraları mesken edindiğini gösteriyor (M.Ö.5500).  Bir çok uygarlık için cazibe merkezi olan bölge; Anadolu’da ilk siyasi birliği kuran muhteşem Hititlerin, ardından da Ege medeniyetlerinin istilasına uğrar. Daha sonraları Friglerin, Kimmerlerin, Perslerin, Medlerin, Kapadokya Krallığının, Galatların, Doğu Roma ve zaman zaman da İslam ordularının egemenliğinde kalır. Yozgat (Bozok) bölgesinde Türk-İslam izleri Malazgirt Savaşı’ndan sonra (1071) başlar. Beylikler döneminin sona ermesiyle de (M.S.1398) bu topraklar üzerinde Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı egemenliği devam eder(M.S. 1408-1923). Bu kadar derin bir tarihi iki satıra sığdırmak hiç kolay değil, zaten sığmaz da… Sonuçta bu bir gezi yazısı. Bulunduğumuz yeri daha iyi anlayabilmemiz açısından, kısa da olsa Yozgat’a kimler gelmiş, kimler geçmiş anlatmak istedim. Eksik ve fazlalarım olabilir. Siz nasıl olsa merak edip derinlemesine araştıracaksınız. Bundan eminim…

 

        ÇAMLIK MİLLÎ PARKI

        Sabah gündüz gözüyle oteldeki odamın balkonundan dışarıya bir göz attığımda ne göreyim? Ormanın içindeyim… Görebildiğim kadar her taraf çam ağaçlarıyla dolu. Birden bir kaç saat uyumama rağmen neden bu kadar zinde olduğumun sebebini anladım! Ben hiç farkında olmadan ormandan dağılan bol oksijen, damarlarımı iyice açıp vücudumu rahatlatmış.  Yozgat’ın akciğeri konumunda bulunan ve Türkiye’mizin ilk milli parkı olan “Çamlık Milli Parkı” 264 hektar bir alan üzerine kurulmuş. İçinde 212 tür bitki yetişiyor ve 30 tür bitki sadece ve sadece bu bölgede yaşıyor. Düşünebiliyor musunuz ne büyük bir zenginlik bu? Ayrıca Türkiye genelinde sadece Çamlık Millî Parkı’nda bulunan ve hala tohum veren 400-500 yıllık Kafkas çamı Yozgat’ı daha da bir farklı kılıyor. Görüldüğü gibi de Çamlık korunup kollanıyor ve böyle de olması gerekir…

        Yozgatlılar çok şanslı. Onların gezintiye çıkabilecekleri, başlarını dinleyebilecekleri, piknik yapabilecekleri oksijen çadırı bir milli parkları var.  Bu arada Çamlık ile ilgili bir söylenceyi anlatmadan geçemeyeceğim: Çamlığa ilk fidanı Aslı’nın ardından diyar diyar dolaşan Kerem dikmiş. Yolu Yozgat yöresine düşen Kerem Aslı’sını sormuş, bulamayınca da Çamlığın bulunduğu kıraç yamaca bir fidan dikmiş; “Bu çamdan nice çamlar filizlenir, koruk olur, bizi söyler bizi fısıldar” deyip yollara düşmüş. O gün bu gündür çamlık, hafif bir yelde sevda türküleri söyler, içli sevgi ezgileri fısıldar. Ne güzel değil mi? Sevda türküleri söyleyen orman…

 

        YOZGAT’IN ÖZEL GÜNÜ

        Çamlık Galata Hotel milli parkın içindeki Çamlık Tepesi’nde. Kartal yuvası gibi de tepeye yerleşmiş. Göze güzel görünen modern donanımlı bir yapı. Ne isterseniz bulabileceğiniz bir otel.  Kahvaltı etmeden yola çıkmam hiç! Dolayısıyla hemen hazırlanıp kahvaltı salonuna inmem çok zaman almadı. Otel oldukça kalabalık. Günlerden 2 Kasım 2012. Türk Dünyası Belediyeler Birliğinin katkılarıyla düzenlenen 1. Uluslararası Kardeş Topluluklar Buluşması’na ev sahipliği yapan Yozgat’ta bir hareket, bir bereket var. Dünyanın bir çok ülkesinden bu özel gün için şehre gelen misafirleri ve Ankara’dan gelen bürokratları Yozgatlılar’la buluşturmak için her türlü hazırlık yapılmış.  Ayrıca bu güler yüzlü şehrin başarılı Belediye Başkanı Yusuf Başer’e, Yozgat ili ve halkı için yapmış olduğu olumlu ve kalıcı çalışmalarından dolayı, “Aria Kunste Der Berliner Akademie’den” dünyanın en prestijli, saygın ödülleri arasında olan “2012 Avrupa Siyaset Ödülü, “Avrupa Liyakat Beratı” ve “Onur Madalyası” takdim edilecek. 75 bin nüfuslu bir şehrin belediyesine bakar mısınız ne çok başarıya imza atmış… Kutlamak gerekiyor! Demek ki istenirse oluyormuş… Yozgatlılara hizmetlerin en alasını vermeyi ilke edinmiş Yusuf Başer’e sonsuz başarılar dilerim.

        Çamlık Tepesi’nin dışında kentin bir zamanlar adı “Nohut Tepesi” olan bir tepesi daha var. Şehre hakim konumda olan tepe kısa bir zaman önce gidilemeyecek hâlde iken bu gün Yozgat’ın vazgeçilmez mesire yerlerinden biri haline gelmiş. Belediye iyileştirme projesini hazırlamış. Hayırsever iş adamı Bilal Şahin Bey de maddi desteğini vermiş. Seyir terası ve sosyal tesisler yapılmış. Bir de güzel ağaçlandırılmış. Rahatça gelinip şehri 360 derece seyrederek hoşça vakit geçirilecek bir yer olmuş. İşte ben Yozgat’ın güzel bulutlarını ilk kez orada gördüm… El ele verince aşılamayacak hiçbir şey yok. Burada buna bir kere daha şahit oldum. Herkesin ellerine sağlık.

        Yozgat’a gelirseniz – ki bence mutlaka gelin – ilk işiniz Yozgat’ın tepelerine çıkmak olsun. Şimdiki adıyla Şahin Tepesi’nden kente bakmak çok güzel…

 

        YOZGAT SÜRMELİSİ

        Yozgat’a tepeden doyasıya baktık. Şimdi de benimle şehrin içinde dolaşmaya var mısınız? Çamlık Tepesi’ndeki otelden şehrin içine yürümek istedim. Hava güzel, etraf yemyeşil ve çam kokuyor. Hafif te bir esinti var. Belki yolda çamların bana söyleyeceği sevda türkülerini duyarım. Olur mu? Olur…Tepeden yokuş aşağı yürürken etrafı seyretmek oldukça huzur verici ve son derece sessiz… Yol boyu hiç kimseye rastlamadım ama çam ağaçları ve kuşlar ile selamlaşarak yoluma devam ettim. Bu arada kulağıma gelmesini beklediğim sevda türkülerinden de umudu kestim. Keser kesmez de neredeyse Yozgat’ın millî marşı olan ve 96 beyitten oluşmuş Yozgat Sürmelisi türküsünü Mp3 çalarımdan dinlemeye karar verdim. Hem de rahmetli Nida Tüfekçi’nin sesinden.

        Gelelim Sürmeli türküsünün hikayesine; Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok yaylasında etrafı ormanlarla çevrili, içerisinde bin bir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulur. Yarı göçebe olan Yozgat halkı o zamanlar hayvancılıkla uğraşır ve geçimlerini de bu yoldan sağlardı. Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat’tan Akdağmadeni’ne uzanan ormanların içinde sürüsüyle dolaşırdı. Ona bazen bir çamın dibinde sazının tellerini konuştururken, bazen de bir derenin kenarında kavalını üflerken rastlanırdı. Hep aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü. O sevgili ki güzelliği Bozok yaylasına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü kızın babasının gönlü olmaz ve iki sevgili birleşemezler.  Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey, alır sazını eline, Beşçamlar mevkiine gelir ve orada kendine bir dergâh kurar. Aşkını yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar’a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği ve  içli sazına söylettiği nağmeler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey’in türküleri.

        Hemen hemen 25 dakikadır Çamlık içinden şehre inen yol üzerinde yürüyorum. Derken sağ tarafta karşıma Çamlık Millî Parkı girişindeki Cevdet Dündar Göleti çıktı. Manzara nefes kesici. Göletin durgun suyunda güneş ışınları dans ediyor sanki. Çevresindeki ağaçlar sonbaharın bin bir rengine bürünmüş, bir kaç ördek te hiç kımıldamadan su üstünde duruyorlar gibi. Banklar ve masalar da buraya gelenlerin rahatça oturup, pikniklerini yapmalarını bekler gibi sahnedeki yerlerini almışlar. Bu muhteşem  görüntüden bir zaman gözümü alamadım. Göleti çevreleyen tel örgülerin arasından da bütün becerilerimi kullanıp bol bol çok ta güzel fotoğraflar çektim. Ardından da yolcu yolunda gerek dedim…

 

        NİDA TÜFEKÇİ ANITI

        Önümde bulunan kavşaktan Lise Caddesi’ne doğru seri bir şekilde geçmeye çalışırken “Nida Tüfekçi Anıtı” (Sürmeli Anıtı) ile karşılaşmak beni oldukça heyecanlandırdı.  Çevresinde Yozgat otogarının bulunduğu ve alışveriş imkanlarının çok yoğun olduğu kavşağın tam göbeğine yerleştirilmiş anıtı görmeden geçmek mümkün değildi! Geniş bir kaide üzerine oturtulmuş anıta üç basamakla çıkılıyor. Türk halk müziğinin büyük ustası Nida Tüfekçi, sırtında takım elbisesi, elinde püskülü sallanan bağlaması ile yüzünde bir tebessümle uzaklara bakıyor. Hemen yanı başında dizlerinin üzerinde yere oturmuş eşi var. Dirseğini hayat arkadaşının dizine koymuş, elini de kendi başına dayamış. Kim bilir kaç yıl omuz omuza yaşanmış mutlu bir hayatı anlatıyor… Etkileyici bir tasvir olmuş doğrusu…! Kaidenin ortasında kabartma bir canlandırma ve yine kaidenin iki yanında biri Nida Tüfekçi’den biri de Bayram Bilge Tokel’den üzerinde dizeler yazılı panolar var.   Bu anıt Yozgat’ın bu güzel evladına, büyük ustaya vefa borcunun güzel bir göstergesi. Düşünüp, yapanların ellerine sağlık…

 

        YOZGAT LİSESİ

        Anıtı arkamda bırakarak nihayet Lise Caddesi’ne ulaştım. Çam ağaçlarının gölgesini verdiği ve süslediği cadde gayet güzel. Büyük şehirlerdeki trafik karmaşası ve neredeyse birbirlerini dirsekleyerek yürüyen insanlardan hiç bir iz yok bu şehirde…!  Güleç yüzlü Yozgat’ta huzur var anlayacağınız… Bilerek bu caddeye gelmek istedim ve şimdi sizi alıp kentin en güzel binalarından biri olan “Yozgat Lisesi’ne” götürüyorum. Cadde üzerindeki küçük demir parmaklıklı kapıdan bir kaç basamak çıkınca kendinizi birden bir zamanlar, “Taş Mektep” diye anılan bu muhteşem binanın bahçesinde buluyorsunuz. İnsanın içini ısıtan bu bina 1895’te II. Abdülhamit döneminde sarı kesme taşlarlaiki katlı, kırma çatılı ve dikdörtgen planlı olarak inşa edilmiş. Ya buradaki çam ağaçlarına ne demeli?… Lise binasını o kadar güzel süslüyorlar ki… Kimi çamlar dallarını giriş kapısına eğmiş, kimi çatıya yükselmiş, kimi de uzanmış gökyüzüne…

        Altı basamaktan çıkılan binanın kemerli giriş kapısının sağ üst kısmında küçük bir kitabe bulunuyor. Kemerin içinde kalan tahta kapının camlarla süslü üst kısmı gerçekten gözleri okşuyor. Yine giriş kapısının üstünde iki güzel sütun üzerine oturmuş üçgen alınlıklı cumba gibi çıkıntı fevkalade bir görünüş sağlamış bu güzel yapıya.

        Bahçede biraz oturdum. 1912 de Sultani (lise dengi okul) sonra 1924 de ortaokul, daha sonraları da 1933 den itibaren günümüze kadar bıkmadan usanmadan lise binası olarak Yozgatlılara hizmet veriyor. Eğitime bir ışık tutuyor. İçeriye girip şöyle bir bakındım ve giriş kapısının tam karşısına gelen tahta merdivenden 1. kata çıkıldığını gördüm. 14 basamağın nihayetinde karşıma gelen duvarda ise lise binasının en eski resimlerinden biri ve üstünde yazılı Atatürk’ün söylemiş olduğu söz çok dikkat çekiyor: “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde güç bulacaktır.” Böylece Büyük Önderimiz daha iyisine erişmemiz için tarihi iyi bilmek gerekliliğini vurgulamış…! Ne de güzel söylemiş…

 

        YOZGAT SAAT KULESİ

        Bir süre daha bahçede oturup gördüklerimi içime sindirdikten sonra ver elini Cumhuriyet Meydanı. Yaklaştıkça tekrar göreceğim için son derece heyecanlandığım Yozgat Saat Kulesi’ne ulaşmak 10 dakikamı bile almadı. Yıllar önce ilk kez Yozgat’a geldiğimde bu zarif kuleye adeta vurulmuştum. Ne kadar güzel bir mimarisi var anlatamam…! İşte şimdi bütün albenisiyle de yine karşımda. Önce hayran hayran baktım. Hatta farklı açılardan tekrar tekrar baktım, iyice yakınlaştım ve çevresinde adım adım dolaştım. Selamlaştık, hasret giderdik birlikte. Tekrar kavuştuk ve memnun olduk… Çok güzel duygular bunlar…Yeniden buluşmak çok güzel!

        Gelelim benim güzel saat kulemin özelliklerine… 1908 yılında o zamanların Belediye Başkanı olan Tevfikzade Ahmet Bey tarafından yaptırılmış. Kulenin mimarı ise Yozgatlı Şakir Usta. Şehrin tam orta yerinde yükselen kule kare prizma şeklinde, kesme taştan inşa edilmiş ve enlemesine silmelerle de (kabartma kenar) altı kata bölünmüş. En üst kısmında ise çan seklinde çok şirin görünen bir kubbesi var. Hemen altında şerefe gibi bir balkonla çevrili kısımla, kubbe arasında her cephede bir saat kadranı bulunuyor.  Ağırlığı da 288 kg olan çan her yarım ve tam saatte hiç şaşmadan çan çan diye vuruyor ve bize hangi saat diliminde olduğumuzu haber veriyor. Hem de yüzyıldan bu yana hiç usanmadan.  Şerefeli kısmın altında üç kat aşağıya doğru, her katta yuvarlak kemerli birer pencerecik bulunuyor ve saat kulesine zemin katta bulunan kemerli kuzey kapısından da girilebiliyor. Umarım gözünüzde canlandırabileceğiniz bir tanımlama olmuştur…

        Tek başına Cumhuriyet Meydanı’na hakim konumda olan kule, Yozgat semalarına başını kaldırmış duruşuyla güzelliğini herkese gösterip, bu güleç yüzlü kenti süslemeye canla başla devam ediyor.

        Sevgili okurlar, geldik yine bu kez de yaptığımız yolculuğun sonuna!..  Büyük turizm potansiyeline sahip bu güzel kentte tekrar buluşmak üzere sizlere Yozgat Sürmelisi’nden bir dörtlükle veda ediyorum:

        Dersini almış da ediyor ezber,

        Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler?

        Bu dert beni iflah etmez, del eyler,

        Benim dert çekmeye dermanım mı var?

        Ocak ayında buluşmak üzere sağlık ve huzurla kalın. O zamana kadar ve her zaman güzel günler sizin, doğanın bereketi de üstünüze olsun.

        Kaynak, alıntı: Yozgat İl Kültür Turizm Müdürlüğü resmi internet sitesi, Yozgat Valiliği ve Belediyesi, Orta Anadolu Kalkınma Ajansı’nın birlikte hazırladığı Yozgat Gezi Rehberi

 

 

YOZGAT’I ÇOK SEVDİM

        12 Ekim 2013                                                                                                                                                                              İlhami KIZILAY                                                                                                                                                                                                                                                                                      

        Oğlumuz Bozok Üniversitesi Tarih bölümünü kazandığı zaman, “Oh, hele şükür” demiş, sevinmiştik. Almanya’dan Yozgat’ta yetişen bir delikanlı; büyük oğluma, “Yozgat mı? Eyvah!” demiş, “Baban orada yaşayamaz!”

        Zamanı gelince, oğlumuzun dayısı aldı bizi arabasına, hep birlikte,  ver elini Yozgat, dedik! Ankara ve çevresine göre ıssız, Almanya’ya göre çorak yollardan geçerek,3,5 saatte Yozgat’a geldik.

        Bozok Üniversitesi’nin yoluna girdiğimiz zaman oğlumuzun neşeli hâlinden eser kalmamıştı. Çok geçmeden, TOKİ’ye ait binaları ve diğer yeni yapıları, inşaatları gördük.  Çorak toprak üzerinde yükselen bu yapıların insanı hiç davet eden, kendine çeken bir hâli yoktu. Üniversite’nin binalarını görünce benim hoşuma gitti. Ama oğlumuzun suratı adamakıllı asılmıştı.

        Dönüşte kiralık evlere bakmak için bir mahalleye girdik. Ama eşim de oğlumuz da kaynım ve 14- 16 yaşındaki kızları da çok mutsuz görünüyorlardı.

        Çıktık TOKİ evlerinin arasından, Yozgat’ın içine yöneldik.  Gittik, gittik, büyük bir alışveriş merkezine geldik. İndik otomobilden, çıktık o mağazanın üst katlarından birine, bir yerde oturduk.  Bir de baktık ki, “Ben okumam bu şehirde” diyerek oğlumuz ağlıyor. “Eyvah” dedik… İçimiz burkuldu onun gözyaşlarına. Çaresiz, düştük yola. Ver elini Ankara!

        İki üç gün sonra oğlumuz fikrini değiştirdi.  Ankara’da, yeni edindiği bir tanıdık çevresinde, Yozgat hakkında övgü dolu sözler işittiğini ve kararını değiştirdiğini söylüyordu.  Hemen atladık bir otobüse, yeniden Yozgat’a geldik. Bu arada eşimin Ankara’dan tanıdığı bir aile ile irtibat kurduk. Ev bulduk, kayıt işlemini tamamladık, kısa sürede taşınarak yerleştik.

        Bir aydır “Yozgatlı” yız. Oğlumuz öğrenime başladı. Öğretmenlerini, arkadaşlarını sevdi. Şimdi burada öğrenimini bitirmek ve doçent olarak üniversitede görev almak amacında. En çok sevdiği ders, Tarih. Tarih ile yatıyor, Tarih ile kalkıyor. Çok iyi arkadaşlıklar kurmuş. Hayatından memnun. Bizi sorarsanız;  biz, güler yüzlü ve yardımsever  esnafını çok beğendik Yozgat’ın. Ankara’nın en küçük mahallesinden de küçük olan Yozgat’ın, daha başka birçok beğendiğimiz yönü var.  Yurdumuzun dört yönünden binlerce genç insana kucak açarak ev sahipliği yapan, eğitim veren Bozok Üniversitesi, yeniden kurulan mahalleleri, parkları ile Anadolu’da Yozgat, yaşanacak en güzel şehirler arasına girmiş. Yozgat’ta yaşayan ve Yozgat’a hayat veren bütün insanlara, saygı ile.

        Alıntı:  Yozgat İleri gazetesi.

 

 

YOZGAT’IN ARTILARI VE EKSİLERİ

       24.08.2014                                                                                                                                                                           Prof. Dr. M. Oğuz ÖCAL                                                                                                                                                                                                                                                            

       Karamsarlık iyi bir şey değildir. İnsanı ümitleri yaşatır ve geleceğe bağlar. Bardağın boş yanını bilmek kadar dolu yanını da görmek lazımdır.  Burdanbakınca Yozgat’ın olumlu birçok yönünün bulunduğunu söylememiz mümkündür:

        Birincisi, Yozgat Selçuklu ve Osmanlı çağından beri çok ciddi bir tarım ve hayvancılık tecrübesine ve bundan kaynaklı büyük bir potansiyele sahiptir. Yozgat, şimdilerde hızla yok olan ve bu nedenle de altın değerinde olan yerli hayvan ırkları ve bitki tohumlarını hâlâ kıyıda köşede muhafaza etmektedir. Bunlar, organik tarım ve yerli ırkların yeniden üretimi için yerel yönetimlerin ve üniversitenin öncülüğünde hayata geçirilebilir.

         İkincisi, Yozgat Ankara’ya 200 Km mesafede olmasıyla beş milyon nüfuslu bir büyük şehrin yanı başında yer almaktadır. Özellikle kara ve demir yolunun iyileştirilmesine bağlı olarak ilerde banliyö olarak yerleşmek veya günübirlik gidip gelmek açısından son derece elverişli olacaktır. Bir başka açıdan söyleyecek olursak, özellikle Yozgat kökenliler için yeniden Yozgat’a yerleşmek ve Ankara’da çalışmak mümkün hâle gelebilecektir. Yozgat’a yerleşmeseler bile, ulaşımın kolaylaşması onların yatırım ve gelecek planlarını yeniden gözden geçirmelerini sağlayacaktır.

        Üçüncüsü, Yozgat doğal, kültürel miras ve kaplıca turizmi bakımından üzerinde durulması gereken bir turizm destinasyonudur. Bozok Yaylası adı bir markadır ve bu ad yayla turizmi ile ilgili yüzlerce farklı hikâyeyi ve yaratıcılığı tetikleyebilir. Yozgat Çamlığından başlayarak Yozgat’ın bütünündeki endemik (sadece burada görülen) bitki ve hayvan zenginliği, yararlanılabilir koruma hikâyeleriyle turizme sunulabilir. Kültürel miras alanından ise bu yazıda sayamayacağım kadar farklı biçimlerde yararlanılabilir.

         Dördüncüsü, Yozgat dışında çoğu Ankara’da olmak üzere ülke içinde ve dışında bir milyondan fazla Yozgatlı yaşamaktadır. Olumsuz yönden bakacak olursak Yozgat göç vermiş ve güç kaybetmiştir diyebiliriz. Ama bu nüfusun Yozgat’la bir biçimde bağını güçlendirmek, onların bilgi, deneyim ve kaynaklarının Yozgat’a geri dönmesini sağlayarak göçün zararından kâr elde etmek mümkün olabilir.

         Beşincisi, Yozgat’ın sanayi ve fabrika döneminde yatırım çekemediği için göç vermesi olumsuzdur ama topraklarının hâlâ tarım yapılabilir nitelikte bakir kalması, arazisinin betonlaşmaması olumludur. Üretmek ve kendine yeter olmak her zaman iyidir. Betonlaşmanın ve fabrikalaşmanın modasının geçtiği günümüzde tarım yapılabilir topraklara, hayvancılık yapılabilir yaylalara sahip olmanın değerini bilmek ve bundan yararlanabilmek gerekir.         Yozgat’a bunlar gibi birçok farklı açıdan bakılabilir ve olumsuz gibi görülen yönlerden olumlu sonuçlar çıkarılabilir. Yeter ki karamsarlık yerine ümit aşılayan, yol gösteren, teşvik eden ve en önemlisi uygulama modelleri oluşturarak “taklit edilebilir” nitelikte projeler hayata geçiren öncüler olsun. Bu dönüştürücü öncüler, yerine ve durumuna göre bir yerel yönetici, bir yatırımcı, bir sivil toplum gönüllüsü veya bir akademisyen olabilir. Yeter ki iyi kurgulanmış bir yatırım ve kalkınma hikâyesi olsun bu kişilerin. Ankara’dan hızlı trenle veya otoyolla bir saatte gelinen, yerli tohumlarla organik tarım yapılan, kaplıcalarıyla şifa dağıtan, yayla kültürünü yaşatan, kadim uygarlıklarını ziyaret mekânı olarak iyi anlatan, köy kültürünü ve hayatını özgünlüğünü bozmadan ziyaretçilerine yaşatan ve bunu tarımsal sanayiye aktaran, sokaklarında yabancı görmeye alışan ve onlarla sosyal ilişkilerini güçlendiren bir Yozgat’ın geleceğine olumsuz bakılabilir mi?

        Çapanoğlu Süleyman Bey ile Üçüncü Selim arasındaki yazışmaları içeren fermanlardan ve Hüznî Baba’nın (1879-1936) Yozgat Destanı adlı meşhur şiirinden de anlaşıldığı üzere, Yozgat küçükbaş hayvan sürüleri bakımından çok zenginmiş ve İstanbul’u beslermiş. O çağda Yozgat’ın Osmanlı Devletinin güçlü, zengin ve gözde şehirlerinden biri olduğunu da unutmayalım.         Devletin veya devleti yönetenlerin zorunlu ve gerekli alt yapı yatırımları dışında sihirli değneğini beklemek yerine, Yozgat’ın 20. yüzyılın son çeyreğinde bir köşeye fırlatıp attığı çoban değneğini yeni bir üslup ve yorumla eline alması bile çok şeyi değiştirebilir.         Üretimden gelen gücün önünde durulamaz. Yeter ki Yozgat çağı ve geleceği yorumlayabilen öncülerle çalışma ve üretme potansiyelini harekete geçirsin.         Sağlık ve mutlulukla nice bayramlara!

       Alıntı: www.cigdemliyiz.com

 

ÇOCUK, DELİKANLI VE YOZGAT

       17 Eylül 2014                                                                                                                                                                             Ömer BAŞOL                                                                                                                                                                                                                                                                           

       Çocuk fakir bir mahallede dünyaya geldi. Ona ufuk gösterecek, rehberlik edecek ne annesi nede babası vardı. Mahalleli desen hak getire. Gördüğü ve görebildiği en sosyal yer mahallesindeki çeşme başıydı. Herkeste bir ümitsizlik, bir boş vermişlik, böyle gelmiş böyle gider mantığı. İşin garibi herkeste bu durumu öyle kanıksamış ki,

“Haydi biraz toparlanalım, kendimize gelelim. Yahu bu ne hal” diyene uzaylı muamelesi yapılan bir durum. Çocuk da alışmış bu duruma. Ne yapsın? İnsan, yetiştiği ortamın hamuruyla yoğrulur. Her şey öylesine bilmeden güzel aşılanmış ki. Birazcık kıpırdananlar, farklılık yaratanlar, çevrelerinden gelen klasik laflarla durdurulmuş; susturulmuş. Gönüllerine küsüp gidenlerin bir kısmı kendilerini kurtarmışlar. Çocukları makam mevki sahibi olmuşlar, ama “Bizim mahalleye de bir gidelim, elinden tutulacak bir çocuk vardır.” diyen pek çıkmadığı gibi, “Çekip çıkaralım.” diyenler olmuşsa da mahallelinin saplantılı düşünce duvarına çarpınca gerisin geriye dönmüşler. Hâlâ mahalleli dermiş ki, “Sizin babalarınız çekti gitti de siz okudunuz. Bizim mahallede oturanlardan adam çıkmaz. Makam mevki sahibi olunmaz.”

       Herkes bu mantıktaydı. O psikolojiyle büyüdü. Ders çalışmadı hiç. Neden çalışsın ki?…Zaten ondan bir şey olmazdı. Kim diyordu bunları: Ayşe teyze, Fatma nine, Mehmet emmi… Ne de olsa onlar büyüktü, görmüş geçirmiş insanlardı. Elbette kendisinden daha çok biliyorlardı. Yaşanmışlıkları, görmüşlükleri vardı. Onların lafına laf söylemek haddine miydi? O yüzden hep tembeldi. Kimsenin kendisinden beklentisi yoktu. Zaten o da toplumun beklentilerine göre yaşıyor ve davranıyordu.

       Gel zaman git zaman. Beşeriyet akıp gidiyor ya. Bizim çocuk da büyüdü, delikanlı oluverdi. Liseye başladı. Çevresi daha da genişlemiş, ama algı hiç değişmemişti. Biraz biraz bazı şeyleri sorgular olmuştu. Kendinden daha iyi imkânlara sahip olanları görüyor ve onlara imreniyordu. Aklı yettiğince bunun nedenlerini düşünüyor ve düşündükçe mahallesinin yerleşmiş mantığıyla kavga eder hâle geliyordu. Ama çabası boşunaydı. Mahallenin ağır emmileri onu cahil olmakla suçlayıp bir güzel susturuveriyorlardı.

       Derdini sıkıntısını kimseye anlatamıyordu. Mahallesinde ki insanlar onu anlamıyor. Onun bir şeyler başaracağına inanmıyorlardı. Ona dikte edilen kaderi yaşamak istemiyordu. Birilerinin ona inanmasını, güvenmesini istiyordu. Bu desteği en çok da mahallesinden bekliyordu. Sadece ufak bir adımla ne kadar çok şeyin değişebileceğini onlara göstermek istiyordu. Ama bu düşüncesinin değil hayata geçirmek, dillendirmek bile mahalleli için bir alay kaynağı hâline geliyordu. Gün geçtikçe ümidi kırılıyor kıpırdanmaya başlayan o heyecanda gün be gün sönüyordu. Çaresizdi.

       Tek istediği kendini anlayacak, dinleyecek ve en önemlisi de kendisine bir şans vererek neler yapabildiğini gösterecek biri. Sadece bir kişi.

       Hâlâ mahalleliye inat; ümidi ve heyecanı azalsa da beklemeye devam ediyor.

       Hürmetle kalın.

       Not: Bu yazıyı birde Çocuk ve delikanlının yerine Yozgat’ı, Mahallelinin yerine de Yozgat’ta yaşayan insanları koyarak okursanız. Eminim taşlar yerine daha sağlam oturacaktır.

       Alıntı: www.yozgathaber.com

 

BİZİM KÖYDE KADIN HAKLARI

         8 Ağustos 2012                                                                                                                                                                             Rıfat ÇAKIR                                                                                                                                                                                                                                                               

        Özellikle Apılının avradı Urhuya, eli gotünde cuvara içerek, zeybek oynar gibi tarlasına giden Apılının 5 metre gerisinden, herifinin ensesini seyrederek bir omuzunda heybe, diğer omzunda küreğe takılı azık sufrası, karnı hamile, elinde su sitili, inciği açık, dişi dökük, göz kenarları mor, beli hafif kambur ve bezgin bir ifadeyle korkak adımlarla yürüyerek takip ederdi aslanını. Yanından aynı yük ve malzemeyle Cinni Zabit’i takip eden, avradı Hasgül geçerken birbirlerine sadece zavallı zavallı bakarlardı. Konuşma, selamlaşma ve hal hatır sorma gibi bir girişim olursa; erkekler güleç yüzlü kızgın ifadelerle, “Hemen kohulaşıyonuz kafirler” gibi espriyle karışık tehditkar kızgınlıklarını belirtirlerdi.

        Ben çocukken bizim köyün kadınlarının hepsinin adı “Laynnn”, Gız, Manyah, Davar oğlu davar, kotü avrat, kepezli falan zannederdim. Birtek Hasgül ve Urhuya’nın adlarını söylerdi kocaları… Köyün erkekleri birbirlerini yemeğe davet ederken, “Gel oğlüm, pahla gavutturması, yımırta bişittirmesi, baldırcan talattırması vs. gibi yemekler yiyelim diyerek çağırırlardı. Niye denilirdi bilir misiniz? Erkekler gerçekten tam hakimiyete sahipti. Kadınlar eksik etek, yani yarım akıllı kabul edilir, her türlü yönetim, sevk ve idare evin erkekleri tarafından sağlanırdı. Tüm çevre ve kadınlar tarafından İtibarlı, sert, acımasız ve akıllı kabul edilirdi herifler.. Bu durumu onayladığımdan söylemiyorum ama, kadınlara danışılacak en ufak bir konu, erkeği “Garı ağızlı” diye tanımlattırır, küçük düşürürdü.. Pahla gavutturması, yımırta bişittirmesi, çay demlettirmesi, baldırcan talattırması, kumpür kaynattırması derken, erkeğin kadına kesin talimatı ve kadının otomatiğe bağlanmış sürekli hizmet eden bir yaratık poziyonunda olduğunun kanıtıydı. Özellikle de tarım işlerinde çok acırdım kadınlara. Çocuk bakmak, yemek hazırlamak, kalabalık ev horantasıyla ilgilenmek, mallara saman dökmek, süt sağmak, havlu süpürmek vs. gibi aklıma gelmeyen yüzlerce işi hızlı, zamanında talimat almadan, otomatik olarak azar işitmeden yapması zaruriyetinden sonra birde tarlaya ırgatlık işlemeye giderlerdi. Giderken de her kadın Apılının Avrat ve Cinni Zabit’in Hasgul gibi giderdi bağa, bostana. Tırpanı erkekler biçerdi. Kadınların gücü yetmez diye. Deste toplamak, yığın yapmak, ortalığı düzenlemek yine kadına aitti. Yani tırpan hariç her iş…..

        Erkek olmak büyük bir ayrıcalıktı. Avrat döğme erkekliğin kabul edilebilir ve gurur duyulacak bir özelliğiydi. Taze gelinler kısık sesle, yere bakarak konuşurlar, yemek artıklarını arkasını dönerek bir köşede yerlerdi. Onlarca kez aldığı yumuş denilen talimatlarla sofrasından kalkar, burnundan gelirdi yedikleri. Göç her zaman aksi tesir edecek değil ya.. Kadın erkek eşitliğinin de başlangıcını oluşturdu.

        Angare’de, Isdanbıl’da, Yozgat’ta işe girmiş adamlar, avratlarına yeni asbaplar almış, gollarınde çenteynen köye gelince diğer avratlarda uyanmaya başladı. Herifleriyle şakalaşmaya da başladılar. Kafir herif, get sıracalı falan diyorlardı artık. Daha sonra gerek ekonomik, gerek sosyal aile kararlarını ortak almaya başladılar. Mevcut halleri hızlı gelişmeye başlayınca kadın akıllarından yararlanıldı. İsabetli ve doğru kararlar çıkınca da terazi çabuk eşitlendi. Ne güzel oldu. O zamanlar sadece Yozgat’ta yaşanmıyordu bu kültür. Tüm Türkiye’de yaşanıyordu. Parodilere skeçlere konu oluyordu köylü yaşamı.

Cumhuriyet ve demokrasi kültürü geliştikçe medeniyet daha hızlı ilerlemeye başladı. Tek tük arada kalan benzeri yaşamlar kadın-erkek eleştirileriyle bunaltılınca, hiç kalmayacak şekilde yok edildi. Kadın doktorlar, milletvekilleri, eğitimciler, sporcular çoğaldıkça ülkemiz ve köylerimiz daha da gelişti ve zenginleşti. Daha hijyenik, sağlıklı ve eğitimli nesiller ortaya çıktı. Yaklaşık 30 sene öncesinin dramatik yaşamını gülerek ve hüzünlenerek anıyor, analarımızın, eşlerimizin ve kızlarımızın kıymetlerini daha da iyi anlıyoruz.

        Alıntı: Yozgat İleri gazetesi

 

 

TARİH İÇİNDE YOZGAT MUSİKÎ FOLKLORU

        16 Aralık 2010                                                                                                                                                                            Türkmen ÇOPUR                                                                                                                                                                                                                                                     

        Yozgat denince “Sürmeli’yi, Sürmeli denince de bu klasik türküyü kendine has o içli, duygulu ve lirik üslubu ile ölümsüzleştiren merhum Nida Tüfekçi’yi hatırlarız hemen. Bir Yozgat’lı olarak sadece Yozgat türkülerinin derlenip toparlanmasında değil, Anadolu halk müziğinin derlenmesi, notaya alınması, doğru olarak icrası ve sıhhatli bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması noktasında Muzaffer Sarısözen’den sonra en çok emeği geçen rahmetli Nida Tüfekçi’nin daha çok fiili ve uygulamalı hizmetlerini anmak gerekir. Merhum Nida Tüfekçi’nin bir hemşehrilik saikiyle ve bir mensubiyet duygusu ile Yozgat müzik ve oyun folkloruna belirgin ve bariz bir yakınlıkta durmasını isteyenlerin bir bakıma haklı sayılabilecek eleştirilerini bir kenara koyarsak, Nida Tüfekçi Hoca, başta sürmeliler olmak üzere Yozgat türkü, bozlak ve halaylarının tanınıp sevilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır.

        TRT’de hem hoca ve şef olarak, hem de yıllarca yayın tekelini elinde bulunduran böyle bir kurumda önemli idari görevler üstlenmiş biri olarak Nida Tüfekçi daha fazla neler yapabilirdi bilmiyorum ama, bence asıl yapması gerekenlerden biri şu idi: Öncelikle Anadolu folkloru, halk edebiyatı ve Anadolu halk müziğini tüm türleri ve yöreleri en iyi bilen; müzik alanında olmasa bile yüksek tahsil yapmış olmanın verdiği mantık ve mantalite ile gelişmiş ve incelmiş bir zevk ve kültüre sahip olan; inceleme, araştırma, tahlil yeteneğine sahip, belki daha da önemlisi bu milleti millet yapan değerlerin bilincinde bir sanatçı hoca olarak, Yozgat müzik ve oyun folkloru üzerine derli toplu bir eser ortaya koyabilirdi. Şurası da var ki, Nida Tüfekçi, gerek Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi’ne yazdığı o uzun “Türk Halk Müziği” adlı makalesi ile, gerek uluslararası Türk Folklor Kongrelerinde sunduğu bildirilerle ve gerekse zaman zaman kendisi ile yapılmış röportajlarda söyledikleri ve yazdıkları ile konuya genel ve milli planda yaklaşmayı tercih etmiş, bütünü kucaklayan bir ilgi ve tecessüsle meseleye yaklaşmıştır. Merhum Nida Hoca’nın hizmetleri elbette her zaman takdirle yad edilecektir.
Bütün bir Orta Anadolu ses ve saz kültürünü sanatında toplayarak eşsiz bağlaması, duygulu ve lirik sesi ile Yozgat türkülerinin, özellikle “Sürmeli”lerin usta yorumcusu merhum Nida Tüfekçi’yi bu vesileyle bir kez daha rahmetle anıyorum, unuttuklarımızdan af dileyerek…

         Yozgat mahalli müzik ve kültürüne, çeşitli zamanlarda, çeşitli şekillerde değerli hizmetler veren pek çok isim vardır şüphesiz. Bunların başında da genç yaşta aramızdan ayrılan TRT Ankara Radyosu bağlama sanatçılarından merhum Osman Duran’ı, rahmet ve saygıyla anmak isterim. Özellikle Boğazlıyan türkülerinin derlenip notaya alınmasında değerli hizmetleri olan TRT ses sanatçısı Soner Özbilen’i de anmak gerek elbette. Malum şartlardan dolayı isimlerini ülke genelinde duyurma imkanı bulamayan ama yörelerinde yaygın bir şöhreti olan, “düğün çalgıcısı” görünümü vermemek için düğünlere dahi gitmeyen yöresel sanatçılar var bir de. Mesela Akdağ’lı öğretmen Niyazi Ülkü, Boğazlıyan Müftükışla köyünden rahmetli babam Hüseyin Tokel, Yerköy’lü Sazcı Veysel bunlardan sadece birkaçı… Bir de dünden bugüne kendilerinden türküler derlenen, yöre tavır ve üslubuna hakim halktan insanlar, yani kaynak kişiler var ki, böyle bir yazıda hiç değilse isimlerinin anılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum: Nida Hoca’nın babası Hamdi Tüfekçi, kız kardeşi Aysel Sezer ve Fahri Akbilek, Sabri Saygılı, Durak Paytoncuoğlu, Sabiha Kubilay, Mevlide Kayhan, Halime Tunç, Fırıncı Ahmet Ağa ve İbrahim Bakır bunlardan bazıları.

        Yozgat musikî folklorunun doğduğu sosyal ve kültürel arka planı ele alan, özellikle mahalli edebiyat ve bu edebiyatın ünlü simaları üzerine ilmi çalılşmalarda bulunan Doç. Dr. Ocal Oğuz’un, yukarıda andığımız eserlerinin dışında, genel yayın yönetmenliğini yaptığı Millî Folklor dergisindeki konuyla ilgili yazılarını da anmak gerekir.

        Yılmaz Göksoy ve Mahmut Işıtman’ın, daha çok yazılı basın yoluyla Yozgat kültür ve edebiyatının, yöre âşıklarının tanıtılmasına ve folklorik ürünlerin derlenip toparlanmasına yönelik çalışmalarını da saygıyla anmak gerekir.
Birkaç yıl önce “Sürmelim” adıyla Yozgat türkülerinin notalarını içeren bir de kitap yayımlayarak Yozgat Sürmelileri üzerinde hassasiyet gösteren Süleyman Sökmen’i de hiç bıkmadan, yorulmadan, amatör bir ruh ve heyecanla yıllardır sürdürdüğü gayret ve çalışmalarından dolayı burada anmak istiyorum. Fakat sadece dizgi değil, aynı zamanda bilgi yanlışlarıyla da malul olan bu kitapta -Sürmeliler konusu başta olmak üzere- ileri sürülen görüşlerin tartışılmaya ihtiyaç gösterdiğini sanıyorum. İnsanların ait oldukları, mensubiyet duydukları kültür ve değerlerden kaynaklanan eserleri -mesela türküleri- istedikleri kadar ve istedikleri şekilde sevmelerine şüphesiz kimse bir şey diyemez. Ama doğru ve güzel olan, bu sevginin bilim, sanat, edebiyat ve müziğin kendilerine has disiplinleri ile de mütenasip düşmesidir. Sürmeliler elbet bizimdir, güzeldir ve gerçekten bir türkü klasiği mesabesinde yüksek sanat eseridir, fakat tıpkı ona bir tür güneş/dil teorisi fonksiyonu yükleyerek fantazilerimizin ve duygularımızın aracı haline getirirsek Sürmeli’yi yaralayabiliriz. Bir de bazı konularda daha önceden kayda değer bir şeylerin söylenmemiş olması, o konuda her şeyin söylenebileceği anlamına gelmez.

        Ertuğrul Kapusuzoğlu’nun sabır ve ısrarla yıllardır Yozgat mahalli kültür ve edebiyatının tespiti ve zenginleştirilmesi gayretlerini, mahalli geleneklerin günümüze taşınmasına yönelik çalışmalarını -eleştiri hakkımı saklı tutarak- burada anmak isterim.
Mustafa Uslu’nun çeşitli mahalli ve ulusal yayın organlarında zaman zaman görülen folklorik derlemelerinin, bu konularda genel malzeme toplamaktan öte fazla bir kıymeti harbiyesinin olmadığı söylenebilir. Bu konulara meraklı ve hayli gayretli de olan sayın Uslu’nun, bu işin amatörce bir zevk tatmini olmaktan öte bir anlamı olduğunu, bir noktada önemli ve ağır sorumluluğu gerektirdiğini bilmemesi elbette mümkün değil. Bu faydalı çalışmaların, konusunda daha hazırlıklı ve donanımlı bir araştırmacı-derleyici sıfatıyla sürdürülmesi dileğimizdir.